4 Eylül 2008 Perşembe

John Curtis ve Julius Aghahowa Part II

Eski günlerden kalan tek şey futbol. Televizyonlarda görülen Stoichkov ve kırmızı mavi formalar. Onların şampiyonluk kutlamalarıyla tetiklenen his. Ardından Amerika 94. Ve nihayet Beşiktaş. İyi ki gazete o gün o balonu vermiş. Bi çocuğa verilebilecek en doğru şeylerden biri. O güzel balon sayesinde şimdi futbol daha güzel. Futbol ve Beşiktaş ile geçen güzel yıllar ki buna FIFA 97, 98, 99, 00, 01, 02, 03, 04, PES 1, 2, 3, 4, 5, 6, 2008 ve euro96, wc98, euro2000, wc2002, euro2004, wc2006, euro2008 dahil. Sonra ,ki en kritik yer burasıdır futbol hayatımda, arkadaş evinde tanışılan bir bilgisayar oyunu. Tüm hayatını, düşüncesini ve bakış açısını değiştiren bir oyun. Çocuğun binbir hile ile aldığı adamları başarıya yorup, hırslanmak ve oyuna bu hırs sayesinde başlamak. Sağda solda hava atmak ama iki sene boyunca oynadığı oyunda sadece bir takımı şampiyon yapabilmek. O canı kadar sevdiği Beşiktaş'tan defalarca kovulmalar. 8 yılın sonunda ise tüm o geçen yılların öcünü alırcasına bir oyun ve AS Roma'yı 13 kere şampiyon yapmak ve sürüsüne bereket Avrupa ve Uluslararası başarılar. Ama 8 sene sonra bile hala iki insanın hep hatırlanıyor olması bu oyunun güzelliklerinden biri. Oyunun efsanelerinden sadece ikisi bu insan için çok değerli. John Curtis ve Julius Aghahowa. Neyse ki Kayserispor Julius'u aldı da izleme fırsatımız oldu. Darısı Kerr, Tsigalko, Kovalchiuk, Nikiforenko ve Husain'in başına.

26 Haziran 2008 Perşembe

Ankara'yı Özleyeceğim Hiç Aklıma Gelmezdi

Ne kadar umutsuz ve karamsar... Umulmadık bir sonuç bu. Beklenenin aksine, moral bozucu bir durum. Yaşanmışlığın tüm bilmişliği uçup gitmiş. Şansını başka bir şehirde değil başka bir ülkede aradıktan sonra umduğunu bulamayıp kürkçü dükkanına geri dönmek. O sönük İskandinav gecelerinden sonra elde kalan tek şey. Hatta belki daha fazlası... Değil özlemek, dönmek bile akılda değilken şu anda içinde bulunduğumuz şerait geçmiş düşüncelerinden çok farklı. Basbayağı büyük bir hayal kırıklığı üzerine oturtulmuş. Hayatın her döneminde hayal kırıklıkları ile daha da öğrenenen, büyüyen biri için kaçınılmaz bir son. Şaşırtıcı değil, ya da hayal kırıklığı sebebi hayal kırıklığı değil! Onun da ötesinde başka birşey. Peki Ankara bu kadar paspal bir şehir mi? Bu kadar mı vazgeçilebilir? Hiçbir zaman bir İstanbul olmadı benim için ama bu kadar küçültüp bilmeden İzmir'i yüceltmek niye? Sadece şehirle bile alakalı olmasa, yaşananlar, anılar olsa; unutabilmek kolay olmasa. Besbelli bırakılmış hepsi bir mendilciye dolaşan Meşrutiyet'te. Ankara, Ankara güzel Ankara. Seni görmek ister her düşen dara... İşte biraz da o yüzden:

Ankara'yı özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi.

9 Haziran 2008 Pazartesi

Futbol Sevgisi

Giderek azalan bi sevgi bu. Televizyonda Panzerler'i izlerken başlayan sevgi, şimdi oturup tembelce yayılmanın gerisinde artık. Portakallar'ı takip etmek, ya da beşik sallayan Bebeto gibi mahallede oynamak ve hepsinden zevk almak... Ne yazık ki son hatırlanılan turnuva kadar geride. 96 finali en parlağıydı benim için. Sabredememek, insanın içini kıpır kıpır etmesi, meraktan çatlatması. Sadece, ama sadece onları görebilmek. Klinsmann'ı, Sammer'i ya da Köpke'yi. Maç bittikten sonra masum bir sevinç, desteklenilenin kazanması o anda yeter hoplamaya deli gibi. Ama artık esamesi okunmayan o futbol sevgisi gittikçe azalıyor. Önce oynamak gelmedi içimden sessizce bıraktık sokakta oynamayı, bahane bile vardı 'izlemesi daha zevkli' diye. Az kaldı yakında izlemeye bile tenezzül etmeyeceğiz. Ben mi çok dugusalım yoksa gerçekler mi hissettiklerim? Eskiden kötüsü de iyisi de kazanmak için oynardı takımların, kazandırtmamak için değil. Eskiden İtalya atak yapardı. O kadar geçmiş değil bahsettiklerim, fakat şu vakitte herşey hızlı bir şekilde değişiyor. Zaten tüm takımların formaları da aynı. Renk dediğimizde bazen renkler de aynı oluyor. Bir tek düzelik hakim olmuş artık, istemeyerek de olsa kabul edeceğiz. Kalmadı ki hiçbirşey eskisi gibi, zaten kalamaycak da bizim futbol zevkimiz bunların arasında. Beklerdim ki Arjantin şampiyon olsun, Klinsmann sallasın iki tane, Kluivert yine artistlik yükselsin topa ayaklarını iki yana açarak. Ne Campos, Higuita, Schmeichel kaldı, ne Aspirilla, ne Batistuta ne de Scilacchi.

İnsanın işine gelir kolaya kaçmak. Fazla uğraşmamak, kestirmeden, çabucak halletmek işleri. Belki futbol hala güzel, hala oynanabilir ve bu sürece izlenebilir. Hatta belki daha zevkli bizim hatırladığımız o Şeva'nın Kiev'le patır patır dizdiği günlerden. Ama işte kolay olan da bu. Vazgeçmek, unutmayı istemek çok kolay. İçerideki futbol sevgisini söndürmek, artık çok zevksiz olduğunu düşünmek kolay olan. Futbolcuların umrunda değil ki zaten.

19 Nisan 2008 Cumartesi

Oyuna Giren Oyuncu

Barbaros’tan Beşiktaş süslü gözüküyor. Paranın döndüğü semt gibi. Beşiktaş’ın önüne konulmuş bir karton. Balıkçıların oradan Ihlamur’a indiğinizde, gerçek Beşiktaş karşılıyor. Eski, bitişik, sıkışık evler, Kemal Sunal’ın filmlerinden kalma sanki. Her birinin içinde sanki o filmlerden bir “tip” yaşıyormuş gibi. Biz gördüğümüzde de, ondan önce de. Sokakta top oynayan çocukların Beşiktaş formaları insanı gülümsetiyor. Ütopik, herkes bir gün X’li olacak sözünün yansıması. Ben sadece bir yolcuyum bu sokaklarda ve Beşiktaş’ta. Onlar ise rüyanın tamamlayıcısı, ama başkasının rüyasının. Onlar sadece oyuncu, daha güzel gözükmesi için. Apartmana girersiniz ve o apartman asla sizin yaşadığınız apartman gibi değildir, ya da Ankara’daki herhangi bir apartman gibi. Dardır merdivenleri. Sürekli döner. En sonunda İstanbul’a gelme aracı karşınızdadır. İstanbul’a gelmek amaçtır. Maçlar, fuarlar, arkadaşlar, akrabalar, düğünler ise araç. Ayıptır “gelmek” amaçsa, bir nedeni olmalıdır İstanbul’a gidişin. Ankara başlı başına bir amaçtır. Şarkıda İstanbul için insanı yorar derler, sanki Ankara karamsar yapar adamı, umursamaz. Belki de bu yüzden başkent. Politikacıların işine geldiği için... O evdeki, araç olan evdeki, mutluluk bazen bir Playstation olabilir ya da farklı kaybedilen bir PES maçı. Mutluluğun uyuşturucu etkisi yaptığı ve aç bıraktığı bu ortamda gözlenebilir. O zaman beklersiniz biri gelsin de yemek yapsın diye. Sonra sevgili yetişir. Doyurur. O, sersemliği biraz alır. Tekrar dünyaya dönersin. Bu şehirde maça da gidilebilir. Kanser olma uğruna tutulan ve bu sebeple her zaman destek verilen semt takımının maçına. Skor önemli değil, çünkü araçtır skor, tarihi yerde 2 saat geçirmek için araç. Ağaçlı yoldan hep beraber yürümek için. İstanbul’da yaşanmaz gerçekten. Çünkü onlar 12 saat yaşıyorlar günü. Ankara’nın bulutlarında, ilham ve mutluluk veren kasvetinde hayat yavaşlıyor. İstanbul’da hayat kaçar.01.00’de yatıp 16.00’te kalkarsan kaçar. İstanbul şarj aletidir, bir Ankaralı için, koşuşturmanın yorduğu, sınavların bezdirdiği, olmayan karın kızdırdığı...

...bu sırada Gökhan Kırdar çalar, gözlerim nemlenir, Vega’dan Ankara dinlemeye başlarım.